Keşke, zaten, inşaallah Olimpiyatlar…
Geçenlerde İstanbul Metrosunda
seyehat ederken sırt çantalı üç dört genç turistin kendi dillerinde neşeli neşeli
konuştuklarını farkettim ve yanlarına yaklaşıp;
“İsveçli misiniz?” diye
sordum.
“Evet” dedi gençlerden
birisi. Kısa bir muhabetten sonra vaktin de sınırlı olduğunu düşünerek yıllardır
cevabını merak ettiğim soruyu pat diye kendisine yönelttim;
“İsveç yedi milyon küsür nüfuslu nispeten
küçük bir ülke olmasına rağmen nasıl oluyor da her Olimpiyat’ta madalyalar
kazanıyorsunuz, dünyaca meşhur sanatçılarınız edebiyatçılarınız yazarlarınız, VOLVO,
SAAB, H&M, IKEA, SKYPE, ERICSSON gibi dünya markalarınız var?”
Soruyu birkaç kez işadamı
İsveçlilere de yöneltmiştim ama aldığım cevapların hiçbiri bu üniversite
öğrencisininki kadar net olmamıştı. Genç turistin kulağıma küpe olan kısa cevabı
şöyle oldu;
“Biz liseyi bitirdiğimizde
üç konuda bir profesyonel kadar yetenekli olmak zorundayız; Birincisi; bir yabancı
dili çok iyi seviyede bilmek zorundayız. İkincisi; herhangi bir enstrumanı
profesyonel müzik sanatçısı gibi çalabilmeliyiz. Üçüncüsü; bir spor dalını
profesyonel sporcu seviyesinde icra etmeliyiz.”
Kısaca turist gencin soruma
cevabı “eğitimli, özgür gençler sayesinde” idi . Ben de içimden “eğitim şart”
deyiverdim tabii ki.
İsveçli sporcular, bugüne
kadar Yaz Olimpiyatlarında toplam 483 madalya almışlar biz ise sadece 87
madalyayı haketmişiz. Madalyalarımızın 58’i güreş dalında. Ayrıca 1920, 1932 ve 1980 Olimpiyatlarına da
ülke olarak katılmamışız.
Gelelim keşke alsaydık,
zaten alamazdık, inşaallah alırız dediğim 2020 İstanbul Olimpiyat oyunları konusuna;
Keşke alsaydık;
v
İstanbul’u sağır
sultan bile duyardı.
v
1908’den bu güne
kadar Olimpiyatlarda Güreş, Halter, Atletizm, Judo ve Tekvando dışında altın
madalya alamayan Türk sporcular belki de geri kalan diğer 23 spor dalında da
şanlı bayrağımızı göndere çektirirdi.
v
Kadını erkeği,
amatörü profesyoneli her vatandaşımızın Olimpiyatlar dışında da kullanabileceği
yeni spor tesisleri inşa edilirdi. (Bu arada yapımı Harem’deki Selimiye
Kışlası’nın hemen önüne planlanan Topkapı Sarayı manzaralı Boğaziçi Stadının
projesine hayran kaldım.)
v
İstanbul yeni
toplu taşıma araçlarına ve hatlarına kavuşurdu.
v
Otel, restaurant
gibi turistik tesislerin doluluk oranları ve turist sayısı artardı.
v
Esnaf, tüccar, hizmet
ehli ve sanayicilerimiz ilave iş, istihdam yaratırlardı.
v
Türkiye olarak Ermeni
meselesi, Kürt sorunu, Suriye savaşı, Gezi Parkı olayları dışında ilk kez
haftalarca tüm dünyada sporla ve İstanbul’un güzellikleriyle anılırdık.
v
Ulusal
markalarımız gurur yapıp olimpiyat sponsorlukları alırlar ve tüm dünyaya
isimlerini duyururlardı.
v
Ülke olarak hep
birlikte coşar ve tek vücut olurduk.
Zaten alamazdık;
v
Final oylamada
Tokyo (60), İstanbul (36) puan aldı, aradaki açık çok fazlaydı.
v
İstanbul’un
tanıtım filmini turizm filmi formatında yaparak “dış algı”yı iyi yönetemedik. Tokyo
tanıtım filminin yarattığı algı ise olimpiyat aday kenti algısı idi.
v
İstanbul bu
yarışta çok başlı idi. Yurt içindeki tanıtım faaliyetlerinde Gençlik ve Spor Bakanlığı,
Valilik, İBB, Olimpiyat Komitesi, Bakanlıklıklar, Başbakanlık ve de sponsor
Türk şirketleri ayrı ayrı değerli katkılarda bulundular destek oldular ama
birbirlerinden kopuktular. “İç algı” yı iyi yönetemedik.
v
Olimpiyatları
kazanma işini yeni bir inşaat yarışı zannettik. Hatta yetkililerimiz oylamadan
bir gün önce alelacele “Madalya alan tüm sporculara TOKİ’den bedava daire
vereceğiz” bile dediler.
v
“Olimpiyatları
alan ilk müslüman ülke olacağız bunu düşünerek oy verin” söylemini kullanmaya
başladığımız andan itibaren zaten kaybetmiştik. Olimpiyat ruhunun bu tür
söylemleri sevmediğini bilemedik.
v
Global pazarlamayı,
lobiciliği, halkla ilişkileri bir film ya da organizasyon işi zannettik.
v
Pazarlanan İstanbul,
müşterimiz dünya idi müşteriyi iyi analiz edemedik.
İnşaallah bundan sonraki
Olimpiyatlardan birini biz alırız;
v
İstanbul Marka
Ajansı’nı kurarız.
v
İstanbul
Olimpiyatlarının patronu tek bir kurum olur.
v
Önce “İstanbul
Olimpiyatları Marka Konumlandırmamızı” yapar ve pazarlama stratejimizi
belirleriz sonra film, organizasyon işine soyunuruz, kervanı yolda düzmeyiz.
v
Uluslararası
pazarlama, halkla ilişkiler, lobicilik ve reklamın iç politikadaki gibi yapılmadığını
farkeder bunun aslında bir dünya projesinin “algı yönetimi” olduğunun bilincine
varırız.
v
Olimpiyat
tesisleri için mimari projelere ayırdığımız bütçe ve zamanı sporcu yetiştirmek
için de ayırırız.
v
Milli Eğitim
Bakanlığımız beden eğitimi müfredatını “spor dersleri” müfredatı olarak
değiştirir bizler de sporu hayatın vazgeçilmez bir parçası olarak küçük yaşlardan
itibaren sever özümseriz.
Umarım İstanbul bir sonraki
yaz Olimpiyatlarına yine aday olur ve bu kez “algı yönetimi” yarışını
kazanırız.
Ömer
Şengüler
Markalaşma
uzmanı
Eylül 2013, İstanbul
globalmagicbrands.com
