22 Kasım 2013 Cuma

Müdür aranıyor

Müdür aranıyor

Yıllarınızı işinize verdiniz, kazancınızı yine işinize yatırıp markanızı büyüttünüz. Türkiye’de güçlü bir marka oldunuz ve işler de iyi gidiyor.  Şimdi de “Tüm bu yorgunluğuma değsin” diyorsunuz ve markanızı dünyanın her yerinde pazarlamak, bir dünya markası olmak istiyorsunuz.

Bu durumda aşağıdaki yönetici adaylarından hangisini işe alırsınız?
a)    Global Algı Yönetimi Müdürü
b)   Global Kriz Yönetimi Müdürü
c)    Global İtibar Yönetimi Müdürü
d)   Global Pazarlama Müdürü
e)    Hepsi


*En alttaki linkten online ankete katılabilirsiniz

Gelelim sözkonusu müdürlerin iş tanımlarına;

GAYM
Global Algı Yönetimi Müdürü;
·      Şirket içi iletişim araçları geliştirir “iç algı” yönetimi yapar.
·      Paydaşlar ve müşteriler ile iletişim araçları geliştirir “dış algı” yönetimi yapar.
·      Ülke ülke, bölge bölge markanızın pozitif algısını yaratır ve onu yönetir.
·      Kitleleri dinler, trendleri araştırır, rakipleri dikkatlice izler, marka algınızın rakiplerinkinden hep bir adım önde olmasını sağlar.
·      Olumsuz tepkilere anında şeffaf cevaplar ve çözümler üretir.
·      Twitter, Facebook, Youtube, Call Center, İnsan Kaynakları, İletişim müdürlüğü veya şirket santral elemanına gelen her türlü soru, eleştiri, öneriyi en fazla onbeş dakika sonra kendi ekranında görür ve bunlarla ilgili aksiyona geçer.
·      Markanızla ilgili dijital veya matbu görsel veriler hazırlar ve bu araçları medya, finans, STK ve kamu dünyası ile istendiğinde ve periyodik olarak paylaşır.
·      İnterneti, mobil uygulamalarını ve yeniliklerini su gibi ezberler çünkü konvansiyonel mecraların bir günde gerçekleştireceklerini online mecraların bir saniyede yapabileceklerini bilir.
·      Bilgisayar, tablet, mobil telefon gibi ekranı olan her cihazı çok iyi kullanır. “Onları benim oğlan iyi beceriyor” demez.

GKYM
Global Kriz Yönetimi Müdürü
·      Tüm birimleri dinleyerek “Kriz Yönetmeliği”ni yayınlar ve ihtiyaç olduğunda yönetmeliği yeniler.
·      En şiddetlisinden başlayarak olası kriz senaryolarını simüle eder ve şirket içi & şirket dışı yapılacaklar listesini hazırlar.
·      Yedekleriyle birlikte kriz masası üyelerini ve kriz masası odalarını belirler.
·      Yılda en az bir kez kriz senaryoları tatbikatlarını gerçekleştirir. Bunları aynı itfaye yangın tatbikatı gibi yapar. (Örneğin; Ürün paketinden sinek çıktığı haberi internette ilk çıktığı dakika kriz masası tatbikatı)
·      Üretim, lojistik, teknik, IT, pazarlama, satış, satış sonrası servis gibi birimlerde kriz iletişim sorumlusu & sorumlularını belirler ve “Kriz Yönetmeliği”ni onlarla paylaşır.
·      İnterneti, mobil uygulamalarını ve yeniliklerini su gibi ezberler çünkü internet icat olduğundan beri “kriz geliyorum demez”i iyi bilir.
·      PR cınız ve İletişim danışmanlarınız ile can ciğer kuzu sarması çalışır onlarla yarışmaz.
·      Kriz anında paniklemeden, sükunetini bozmadan krizi yöneten kişidir.
·      Global markalaşmada kriz yönetiminin öneminin bilincinde olduğundan kriz daha vuku bulmadan 7/24 hazırdır çünkü onun gıdası adrenalindir.

GİYM
Global İtibar Yönetimi Müdürü;
·      B2B ve B2C gözünde markanızın itibarını yönetir. (B2B; Ortaklar, paydaşlar, tedarikçiler, bayiler, bankalar, resmi makamlar. B2C; son kullanıcı olan müşteriler ve potansiyel müşteriler)
·      İtibar yönetiminin “hakikatle gerçeği (truth & reality) birbirine yaklaştırmaktır.” olduğunu iyi bilir. Olmayan bir itibarı yönetmeye çalışmaz önce itibarı sağlar.
·      “İletişim bir paraşüt gibidir paraşüt de ancak açık olduğunda işe yarar” gerçeğine inanır iletişime açık, maillerine cevap veren, randevu vermekten, roportaj vermekten kaçmayan biridir.
·      Itibarı sağlamanın zor ama kaybetmenin çok kolay olduğunu bilir ve bu yüzden hep diken üstünde dikkatli davranır.
·      İnterneti, mobil uygulamalarını ve yeniliklerini su gibi ezberler çünkü internetin markanın itibarını vezir de edebileceğini rezil de edebileceğini bilir. Ekşi sözlük nedir, youtube nasıl işler, Google search’de tırnak içinde yazarsan ne olur, vine videoları kaç saniyedir, Facebook’da like mı talk about mı önemlidir? Hepsini ezbere bilir.
·      Şirket Yönetim Kurulu, CEO, Genel Müdür, GMYardımcıları ile şirket çalısanları arasında bir iletişim köprüsü görevi gördüğünü bilir, işveren markasını güçlü kılar.

GPM
Pazarlama Müdürü
·      Pazarlamanın satış olmadığını bilir.
·      Pazarlamanın reklam olmadığını bilir.
·      Global pazarlamanın ürünü ve süreçleri iyi tanımaktan geçtiğini bilir, üretim tekniklerini, tedariği, lojistiği, dış satım tekniklerini iyi bilir, global düşünür global yaşar global pazarlama yapar.
·      Araştırmanın pazarlama için havadaki oksijen kadar önemli olduğunu bildiğinden günde üç öğün global anketler, etki araştırmaları, etnografik araştırmalar, odak grup araştırmaları, bilinirlik ve algı testleri yaptırır, bunları çok iyi analiz ederek global müşteriyi iyi tanır.
·      Kültürel farklılıkları su gibi ezberler. Müslümanların Ramazan ayındaki duygularını, Christmas’ın Romanya’da ve Kıta Avrupası’nda farklı günlerde kutlandığını, Güney Amerika’da Kuzey Amerika iletişiminin aynısının yapılamayacağını, Belçika’da en az üç resmi dil konuşulduğunu bilir. Sushi sevmese de tadından haberdardır.
·       Yabancı dil bilmenin yeterli olmadığına, her yeni kültürün yeni bir insan olduğuna inanır tüm dünya insanlarını sever.
·      New York’tan Hong Kong’a Duty Free” Gümrüksüz satış noktalarını fethedilecek kaleler olarak görür.
·      Dünya rakiplerinin her attığı adımı her katıldığı fuarı her lansmanını bilir, takip ve analiz eder.
·      Kendisine ulaşan her iletişim, araştırma, medya ve pazarlama önerisine “zaten biz bunları biliyoruz, yapıyoruz” deyip geri çevirmez projeyi bir başkasına iletip topu taça atmaz, şirket web sayfasında pazarlama teklifleri için bir form hazırlar önerileri filtre eder, iyi bir dinleyendir.
·      İnterneti, mobil uygulamalarını ve yeniliklerini su gibi ezberler çünkü online pazarlamasız bir pazarlamanın artık mümkün olmadığını iyi bilir.
·      Gelen maillere telefonlara cevap verir, iletişime açıktır. Linkedin profilinde email adresini herkesle paylaşır.
·      Şirketin online sayfaları ve call center’a gelen pazarlama önerilerini takip eder, eleştirileri dikkate alır.
·      Kendi ürünlerini satın alanların başka nelere para harcadıklarını araştırır öğrenir bu sayede müşterilerinin gören gözü duyan kulağı adım atan ayağı olur.
·      Pazarlamanın havalı bir iş olduğuna değil zor bir iş olduğuna inanır.
·      Reklam Müdürü, Yaratıcı Ajans, PR danışmanı, Medya Ajansı, Online Marketing Ajansı, Event Ajansı için stratejileri belirler, Ajansları briefler, onlarla tek bir ekip olur.
·      Uyum içerisinde calışır, “ben” değil “biz”e inanır.

Bazılarınızın,
-“Önce iç piyasayı bir halledelim sonra dünya pazarına bakarız.”
-“Önce altyapıyı, üretimi çözelim. Üretimde sorunlarımız var.”
ya da;
-“Biz dünyanın her yerinde yokuz ki.”
dediğini duyar gibiyim.
Ama unutmayın ilk müşterinizi ilk ürünü piyasaya sunduğunuz gün edindiniz ya işte o ilk günden itibaren markanıza sahip çıkmak zorundasınız.
Mercedes, Victoria’s Secret, Wallmart, Godiva, Barclays Bank’ın dünyanın her ülkesinde, her kentinde fabrikası, şubesi ya da kendi satış noktası yok ama ilk günden itibaren yarattıkları güçlü marka algıları var.
Ulusal bir marka olduysanız artık bir dünya markası olmanız zor değildir yeter ki kararlılığınız ve bunun için bir planınız olsun.
Dünya markası olmak bir pazarlama projesidir. Pazarlama en tepedekiler ile en alttakilerin en uçtakilerle merkezdekilerin elele tutuşmasındaki ruhtur. 
Pazarlama ürünü ve müşteriyi iyi tanımak ve evinizdeki davette onlara ev sahipliği yapmaktır.

Büyük bir davet vermenin, bir dünya markası olmanın zamanı gelmedi mi yoksa?

Ömer Şengüler
Markalaşma uzmanı
globalmagicbrands.com
@omistanbul

*Online anket için lütfen linki tıklayınız;

               

25 Eylül 2013 Çarşamba

Keşke, zaten, inşaallah Olimpiyatlar…

Keşke, zaten, inşaallah Olimpiyatlar…

Geçenlerde İstanbul Metrosunda seyehat ederken sırt çantalı üç dört genç turistin kendi dillerinde neşeli neşeli konuştuklarını farkettim ve yanlarına yaklaşıp;
“İsveçli misiniz?” diye sordum.
“Evet” dedi gençlerden birisi. Kısa bir muhabetten sonra vaktin de sınırlı olduğunu düşünerek yıllardır cevabını merak ettiğim soruyu pat diye kendisine yönelttim;
 “İsveç yedi milyon küsür nüfuslu nispeten küçük bir ülke olmasına rağmen nasıl oluyor da her Olimpiyat’ta madalyalar kazanıyorsunuz, dünyaca meşhur sanatçılarınız edebiyatçılarınız yazarlarınız, VOLVO, SAAB, H&M, IKEA, SKYPE, ERICSSON gibi dünya markalarınız var?”

Soruyu birkaç kez işadamı İsveçlilere de yöneltmiştim ama aldığım cevapların hiçbiri bu üniversite öğrencisininki kadar net olmamıştı. Genç turistin kulağıma küpe olan kısa cevabı şöyle oldu;
“Biz liseyi bitirdiğimizde üç konuda bir profesyonel kadar yetenekli olmak zorundayız; Birincisi; bir yabancı dili çok iyi seviyede bilmek zorundayız. İkincisi; herhangi bir enstrumanı profesyonel müzik sanatçısı gibi çalabilmeliyiz. Üçüncüsü; bir spor dalını profesyonel sporcu seviyesinde icra etmeliyiz.”

Kısaca turist gencin soruma cevabı “eğitimli, özgür gençler sayesinde” idi . Ben de içimden “eğitim şart” deyiverdim tabii ki.

İsveçli sporcular, bugüne kadar Yaz Olimpiyatlarında toplam 483 madalya almışlar biz ise sadece 87 madalyayı haketmişiz. Madalyalarımızın 58’i güreş dalında.  Ayrıca 1920, 1932 ve 1980 Olimpiyatlarına da ülke olarak katılmamışız.

Gelelim keşke alsaydık, zaten alamazdık, inşaallah alırız dediğim 2020 İstanbul Olimpiyat oyunları konusuna;

Keşke alsaydık;
v İstanbul’u sağır sultan bile duyardı.
v 1908’den bu güne kadar Olimpiyatlarda Güreş, Halter, Atletizm, Judo ve Tekvando dışında altın madalya alamayan Türk sporcular belki de geri kalan diğer 23 spor dalında da şanlı bayrağımızı göndere çektirirdi.
v Kadını erkeği, amatörü profesyoneli her vatandaşımızın Olimpiyatlar dışında da kullanabileceği yeni spor tesisleri inşa edilirdi. (Bu arada yapımı Harem’deki Selimiye Kışlası’nın hemen önüne planlanan Topkapı Sarayı manzaralı Boğaziçi Stadının projesine hayran kaldım.)

v İstanbul yeni toplu taşıma araçlarına ve hatlarına kavuşurdu.
v Otel, restaurant gibi turistik tesislerin doluluk oranları ve turist sayısı artardı.
v Esnaf, tüccar, hizmet ehli ve sanayicilerimiz ilave iş, istihdam yaratırlardı.
v Türkiye olarak Ermeni meselesi, Kürt sorunu, Suriye savaşı, Gezi Parkı olayları dışında ilk kez haftalarca tüm dünyada sporla ve İstanbul’un güzellikleriyle anılırdık.
v Ulusal markalarımız gurur yapıp olimpiyat sponsorlukları alırlar ve tüm dünyaya isimlerini duyururlardı.
v Ülke olarak hep birlikte coşar ve tek vücut olurduk.

Zaten alamazdık;
v Final oylamada Tokyo (60), İstanbul (36) puan aldı, aradaki açık çok fazlaydı.
v İstanbul’un tanıtım filmini turizm filmi formatında yaparak “dış algı”yı iyi yönetemedik. Tokyo tanıtım filminin yarattığı algı ise olimpiyat aday kenti algısı idi.
v İstanbul bu yarışta çok başlı idi. Yurt içindeki tanıtım faaliyetlerinde Gençlik ve Spor Bakanlığı, Valilik, İBB, Olimpiyat Komitesi, Bakanlıklıklar, Başbakanlık ve de sponsor Türk şirketleri ayrı ayrı değerli katkılarda bulundular destek oldular ama birbirlerinden kopuktular. “İç algı” yı iyi yönetemedik.
v Olimpiyatları kazanma işini yeni bir inşaat yarışı zannettik. Hatta yetkililerimiz oylamadan bir gün önce alelacele “Madalya alan tüm sporculara TOKİ’den bedava daire vereceğiz” bile dediler.
v “Olimpiyatları alan ilk müslüman ülke olacağız bunu düşünerek oy verin” söylemini kullanmaya başladığımız andan itibaren zaten kaybetmiştik. Olimpiyat ruhunun bu tür söylemleri sevmediğini bilemedik.
v Global pazarlamayı, lobiciliği, halkla ilişkileri bir film ya da organizasyon işi zannettik.
v Pazarlanan İstanbul, müşterimiz dünya idi müşteriyi iyi analiz edemedik.

İnşaallah bundan sonraki Olimpiyatlardan birini biz alırız;
v İstanbul Marka Ajansı’nı kurarız.
v İstanbul Olimpiyatlarının patronu tek bir kurum olur.
v Önce “İstanbul Olimpiyatları Marka Konumlandırmamızı” yapar ve pazarlama stratejimizi belirleriz sonra film, organizasyon işine soyunuruz, kervanı yolda düzmeyiz.
v Uluslararası pazarlama, halkla ilişkiler, lobicilik ve reklamın iç politikadaki gibi yapılmadığını farkeder bunun aslında bir dünya projesinin “algı yönetimi” olduğunun bilincine varırız.
v Olimpiyat tesisleri için mimari projelere ayırdığımız bütçe ve zamanı sporcu yetiştirmek için de ayırırız.
v Milli Eğitim Bakanlığımız beden eğitimi müfredatını “spor dersleri” müfredatı olarak değiştirir bizler de sporu hayatın vazgeçilmez bir parçası olarak küçük yaşlardan itibaren sever özümseriz.

Umarım İstanbul bir sonraki yaz Olimpiyatlarına yine aday olur ve bu kez “algı yönetimi” yarışını kazanırız.



Ömer Şengüler
Markalaşma uzmanı
Eylül 2013, İstanbul
globalmagicbrands.com

19 Temmuz 2013 Cuma

Tanıştığıma memnun oldum sayın müşterim


Text Box: Tanımak değildir tanışmak. Bir “tanıştığıma memnun oldum” kadar basit değildir. Memnun olmak için tanımak, tanımak için zaman, o zaman için de emek ve sabır gerekir. Bazen bir ömür boyu birlikte olduğunuz insan dahi “beni hiç tanımadın” diyebiliyor değil mi?

Tanıştığımıza memnun oldum sayın müşterim

Reklam yaparak ürünümüzü satın almasını dilediğimiz hedef kitleye mesaj veririz. Bu mesajla onlara elimizi uzatır, tanışmak için de ilk adımı atmış oluruz. Onların bu mesajı alması ve elimizi sıkmak için ellerini uzatmaları da ürünümüzü ilk satın aldıklarında gerçekleşir.

Tanıştık… Şimdi sıra birbirimizi tanımaya geldi çünkü tanışmak, tanımanın yalnızca ilk adımı.

Çizgisel zamanın ne kadar uzun olacağının bir önemi yoktur tanışmakta. Yıllar boyunca bir kişiyle karşılıklı otursanız, sürekli birbiriniz hakkında konuşsanız dahi elde edeceğiniz yalnızca ipuçlarıdır. Her ipucu da, karşınızdaki insanın gizemli bütünlüğünden, dış yüzeyinden yansıyan bir parıldamadır o kadar...

Tanımak değildir tanışmak. Bir “tanıştığıma memnun oldum” kadar basit değildir. Memnun olmak için tanımak, tanımak için zaman, o zaman için de emek ve sabır gerekir. Bazen bir ömür boyu birlikte olduğunuz insan dahi “beni hiç tanımadın” diyebiliyor değil mi?

Tanışmak umuttur aynı zamanda. Biriyle tanıştığınızda umut edersiniz onu sevmeyi, onunla iş yapmayı ya da tekrar görüşmeyi. Hani kartvizitinizi uzatır ve onunkini de almayı beklersiniz ya da telefon numarasını alıp ona tekrar ulaşma şansını umarsınız ya...

Zordur da bazen tanışmak. Hele de arada iki tarafı da tanıyan bir köprü yoksa daha da zordur. Ortak bir nokta yoksa zordur hatta bazen ortak nokta varsa ve karşınızdaki kişi bunu bilmiyorsa, yine zordur. İşte reklam da o köprü görevini görür çoğu zaman. Reklam farkedilmiyor veya hedef kitleye ulaşmıyor ise ortak nokta da yok demektir.

İlk tanışma sürecinde her iki taraf da önce birbirlerini yoklarlar, bilgiler yarışır, kalbe sorulur, başkalarının tanıştığınız kişi hakkındaki söylemleri hatta dedikodular bile önemlidir. İster iş ister arkadaşlık ilişkisi olsun eğer bir sonraki buluşma olacaksa iki tarafın da birbirlerinden en azından “hoşlanmaları” şarttır. İş tanışmalarında da  “işime yarar” dedirtmek gerekir bir sonraki randevuyu yakalayabilmek için.

Yoksa telefonunuz, emailiniz cevapsız kalır bir daha da buluşamazsınız. Müşterinizin ürününüzü bir kez aldıktan sonra bir daha onu satınalmaması gibi birşeydir bu da.

Tabii ki bir de insanın aynaya bakıp kendisini de iyi tanıması var ki o da apayrı bir kitap konusu. Ne demiş Yunus Emre; İlim ilim bilmektir  İlim kendin bilmektir  Sen kendini bilmezsin  Ya nice okumaktır…
İş hayatında tanışmak buluşmaları, buluşmalar tanımayı, tanımak sevmeyi, sevmek parayı, para başarıyı, başarı da mutluluğu getirir.

Peki “Ürününüzü”,  “şirketinizi”, “rakiplerinizi” iyi tanıyor musunuz? “Hedef kitleniz” kimler? Sizin “güçlü ve zayıf yanlarınız” nelerdir? Ürününüzün “sorun” u nedir? Sorunu çözmek için “gereken” nedir? Son soruya cevap olarak “satış”  dediyseniz yanlış cevap.

Öncelikle ürünü ve şirketinizi tanımakla başlayın isterseniz sonra da rakipleri tanımalısınız ama en önemlisi hedef kitleyi çok iyi tanımaktır. Gerisi çorap söküğü gibi gelir. Ama ne demiştik; tanımak emek ve sabır ister, tanımak zor iştir. Şirket datalarını IT belleğinin hücrelerinden çıkarıp masanın üzerine yatırın. Araştırmalar, anketler, focus gruplar, derinlemesine görüşmeler yapın, sosyologları, antropologları, psikologları kullanın. Sonra da sırasıyla 1)marka, 2)pazarlama ve 3)iletişim stratejilerini belirleyin ve reklamcınızı, medya ajansınızı, sosyal medya ajansınızı, PR cınızı oturtun karşınıza “briefing” verin. Yaratıcı işleri, halkla ilişkilerinizi, sponsorluklarınızı, tüm uygulamaları ve medya planlamanızı artık yakından tanıdığınız müşterinin denetimine tabi tutun garanti veriyorum satış da uçacak, marka algınız da çelik gibi güçlü olacak. Aynı Coca-cola’nın, Apple’ın, Redbull’un, Samsung’un, Virgin Airlines’ın, Dubai’nin, Lady Gaga’nın yaptığı gibi. Hiç de zor değilmiş aslında diyeceksiniz inanın.

Durun daha işiniz bitmedi. Tanışma faslı bitti yalnızca. Bundan sonra da ömür boyu CRM, CLM, CEM yapacaksınız. Başı C ile başlayan, sabır isteyen bu işler de tanıştığınız müşterinizi tanımak için tabii ki.

CRM: Customer Relations Management; Müşteri ilişkileri yönetimi,
CLM: Customer Loyalty Management; Müşteri sadakat yönetimi,
CEM: Customer Experience Management; Müşteri deneyimi yönetimi .

Kim bu müşterim? İn midir, cin midir? Ne yer, ne içer? Doğum günü, evlilik yıl dönümü ne zamandır? Evli mi bekar mı? Kaç çocuğu var? BİM’den mi alışveriş yapar, Makro’dan mı? Sporla arası nasıl? Araç kullanır mı? Ehliyeti var mı? İnternet kullanır mı? Adı Deniz ama kadın mı erkek mi? Alkol kullanır mı? Dindar mı ateist mi? Ailesi için mi alışveriş yapar kendi için mi? Ayın hangi gününde alışveriş yapar? Nakit mi kredi kartıyla mı alır? Mutluluk için mi alır hayatta kalmak için mi? Maaşını ne gün alır? Elektronik posta adresi var mıdır? Cep, ev, iş telefon numaraları?  Uçağa ne sıklıkla biner? Otobüse minibüse biner mi? Emekli maaşı kuyruğunda bekler mi? O’nu en çok ne mutlu eder? Nelerden hoşlanır?
Kimdir ürünümü satın aldığında sevincinden onu giyip de yatan? Gerekirse ilk alan olmak için mağaza daha açılmadan önünde kuyruğa giren? Bilmek gerekmez mi bu müşteri hakkındaki herşeyi? Ne casusluk için ne daha çok ürün satmak ne de mahremini araştırmak için. Yalnız ve yalnızca onu tanımak için… O’nunla tek yönlü ilişki kurup tanımak da yetmeyecek tabii ki. Çift yönlü ilişki için O’nun maillerini okuyup cevap vermek gerek, Call Center’ı aradımı daha kendisi söylemeden adıyla hitap etmek gerek, doğum gününde mesaj, mektup atmak gerek O’na. Uyarı ve önerilerini pür dikkat dinlemek gerek. Seni tanıyor, önemsiyor ve seviyorum duygusunu hissettirmek gerek. Çünkü O beni tercih etti, sevdi ve belki de beni sektörde bir numara yapan O’ydu.

Müşteriyi tanıdıkça, O’nun uyarılarına, önerilerine kulak verecek belki ürününüzü, hizmetinizi geliştirecek ya da yenilikler yapacaksınız. Zamanın gerisinde kalmayacak, “ben nerede yanlış yaptım da beni terketti?”demeyeceksiniz. Ya da ihtiyacı olan, hoşuna giden ekonomik ürünü zamanında ürettiğinizden dolayı sizi tercih ettiğini bilip çok reklam yapmaya gerek kalmadan O’na ulaşacaksınız. Aynen İspanyol dehası Zara’nın yaptığı gibi.

Yine bitmedi. Bu sadık müşterimi ödüllendirmem de gerekir. Ona puanlar verip puanları da istediği bir hediye ile takas yapmasını sağlamak iyi olur du değil mi? Yalnız bu konuda da dikkatli olmalı. Hani derler ya Marie Antoinette’e halkımız ekmek bulamıyor demişler de “O zaman pasta yesinler” demiş… İşte o duruma düşmeden yapmalı bu iletişimi. Yoksa tam Halk Ekmek kuyruğunda yorgun argın beklerken “Hawaii’de tatil indirimini kaçırma” mesajı atarsanız kazanacağınız yerde kaybedersiniz O kıymetli müşteriyi. 
Hatta O’nun sevdiği aktivitelere ve ünlü kişilere sponsor olsanız, O’nun hoşlandığı reklamları çekip sonra da sevdiği dizinin arasında yayınlayıp evine misafir olsanız hoşuna gitmez mi? Beni kendinden bir parça görse, sevdikçe sevse, O’nu anladığım için dinlediğim için bağlandıkça bağlansa iyi olmaz mı? Bana ve ürünüme “loved brand” dedikleri türden aşık olsa iyi olmaz mı?
Harika olur dediğinizi duyar gibiyim. Ancak kolay değil, tüm bunlar emek, emek de zaman ve para demektir.
O, davetinize icabet ederek üzerine düşeni yaptı ve kıymetli parasıyla sizinle tanışmak için ürününüzü satın aldı. Kendinize ya da “satıştan da sorumlu pazarlama!” müdürünüze sorun derim; “siz ne yaptınız?”
Ekibinize, mağazalarınıza sürekli “satış” hedefleri koydunuz, “indirim kampanyaları” yapıp stoklarınızı erittiniz, satışlar patlayınca “reklamı” kestiniz, pazarlamayı da satışa bağladıysanız ve yılı kurtarmak için satışla yatıp satışla kalktıysanız yanlış yoldasınız.

Ama,
1.     Yalnızca pazarlamadan sorumlu bir Pazarlama müdürlüğünüz varsa,
2.     Pazarlamayı, sadece satışı artırmak için  taktikler, kampanyalar üreten bir iş olarak görmüyorsanız,
3.     Pazarlama müdürlüğünüz 1-3-5 yıllık pazarlama stratejilerinizi belirlemiş ve üretim, IT, araştırma, Ar-Ge, İK, reklam, satış müdürlükleri ile çok yakın çalışıp bu stratejiyi uygulamaya koymuşsa doğru yoldasınız demektir.

Pazarlama satış değildir. Pazarlama, ürününüzü tanımak, müşteriyle tanıştırmak, onu uygun bir bedelle müşteriyle buluşturmak, müşteriyi tanımak ve müşteriyle bir ömür boyu sürecek marka ilişkisi için emek harcamaktır.
Pazarlama, yatırımınızı korumak, büyütmek ve yatırımı bir markaya dönüştürmektir. Pazarlama hesap işidir, stratejidir bir maratondur.

Müşteriyle tanışmakla başlayan marka serüveni pazarlama ile hayat bulur.
Marka olmak, müşteriyle tanışmakla başlar, pazarlama ile gerçekleşir.
Hayırlı tanışmalar…


Ömer Şengüler
Markalaşma uzmanı

Temmuz 2013